ALAATTİN HOCA
Muharrem SAKA

<center> ALAATTİN HOCA </center><center><font color=’blue’> Muharrem SAKA </font></center>

Abana`nın “simge” adlarından biridir Alaattin Okyay. İlçede saygınlığı olan, herkesin iyi bildiği ve onunla bir şekilde anısı olduğu bir kişidir.

Alçakgönüllü, sevecen, güleryüzlü, şakalaşmayı seven bir kişiliği vardır. Dürüsttür, başka da bir yüzü bilinmez!

1924 Abana doğumludur. Babası Kâmil Bey, Osmanlı Rus Savaşı`nda Rusya`da tutsaklık yaşamıştır. Stalingrad’da Rus bir kadınla evliliği ve bu evlilikten bir çocuğu vardır. Sonraki yıllarda Abana`ya geri dönmüş ve Emine Hanım‘la evlenmiştir. Bu evlilikten Alaattin Okyay dünyaya gelmiştir. Fakat Emine Hanım erken ölünce Safiye Hanım’la evlenen Kâmil Bey, iki çocuk sahibi daha olmuştur: Mustafa Okyay (öldü) ve Gülşen Meriç (Necip Meriç’in eşi).

Alaattin Okyay, Kastamonu Gölköy Enstitüsü öğrenimli bir öğretmendir. İlk görev yeri Hacıveli İlkokulu’dur.

O yıllarda öğretmen açığı yüksek olduğu için köy okullarında genelde “eğitmenler”ce eğitim verilir.

Eğitmenler; okuma yazma bilen, askerde çavuş, onbaşılık yapmış, yöneticilik yeteneği olan kişiler arasından yedi aylık bir kurs verilerek yetiştirilir. Eğitmenler bir sınıfı üç yıl okutup belge verir. Sonra yeniden birinci sınıftan başlar.

Eğitmenle eğitim öğretim yapan köylerden Yeşilyuva, Göynükler, Kadıyusuf, Çampınar ve Konakören okullarının öğrencileri, 4. ve 5. sınıfları okumak için (bağımsız okullar açılıncaya dek) Hacıveli’ye gelip Alaattin Hoca’nın öğrencileri olurlar.

İleriki yıllarda Abana Merkez İlkokulu’na atanır Alaaddin Hoca.  Nahide Hanım’la evlenir. Zeytinlik Mahallesi`nde yaptırdığı tek katlı briket evde ailesiyle yalın, mutlu yaşamını sürdürür. 7 çocuk babasıdır. Adları; Emine, Sabiha, İnci, Ayşe, Kâmil, Hatice ve Mehmet.

Abana halkının Alaattin Hocası iyi bir öğretmendir öncelikle. İşini çok sever, fazlasıyla yerine getirir. Okul etkinliklerinde çok “aktif”tir. Öğrencilerini sever, iyi yetişmelerini ister. Onlara kitap okuma alışkanlığı kazandırmak için çaba harcar. Ama “disiplin”i de sever! Okul dışında bile öğrencilerin (o günün koşullarına göre!) disiplinsiz davranışlarını görmezden gelmez. Kimi zaman hemen orada, kimi zaman başka bir gün okulda anımsatır, azarlar. Velilerin de istediği budur! Öğrenci, öğretmenden korkmalıdır!  Eğer disiplinsiz davranan başka sınıf öğrencileri ise, o zaman müdüre gidip, uyarılmalarını sağlar. (Bizim de onun öğrencisi olmamamıza karşın, çarşı içinde bir sokakta misket oynamamız nedeniyle Müdür Saffet Demirtaş’tan uyarı almamız var). Çocukların sinemaya gitmesi yasak olduğundan, sinemada gördüğü Yargıç Necat Bey’in oğlu Mustafa’yı, babasının yanından alıp eve göndermesi var.

Alaattin Hoca, Zeytinlik’teki oyun alanına yakın oturuyor. Orada oynarken, eğer o geçiyorsa hepimiz sıralanıp selamlıyoruz. Aslında aklımızca herhangi bir tatsız durum yaşamamak için onun gönlünü kazanmak istiyoruz. O da gülerek bizi selamlıyor. Ancak, hava kararmaya yüz tutunca Alaattin Hoca evinin penceresinden uyarı düdüğünü bir iki kere öttürüyor. Bunun anlamını iyi bilen çocuklar evlerine dağılıyor.

Evet, bir izci düdüğü var cebinde. Bu düdüğü yalnızca öğrenciler değil, herkes bilir. O düdük duyuldu mu Alaattin Hoca çağırıyordur, ya da bir yanlışı uyarıyordur. Hemen düdük sesinin geldiği yöne çevrilir başlar, gereken yapılır. Beden eğitimi derslerinde de bu düdüğü sık kullanır.

Ulusal bayramlarda Alaattin Hoca daha bir ışıldar. Coşku, heyecan, övünç içinde olduğu, zaman zaman duygulandığı gözlerden kaçmaz. Çünkü o Atatürk, Cumhuriyet ve ülke aşığıdır.

Öğrencilere İstiklal Marşı’nı okuturkenki “ciddiyet”i, sıkılmış yumrukları ile yönetmesi  belleklerdedir.

İlçe için yapılan etkinliklerde de “aktif”tir. Toplantılara katılır, düzenlenen gecelerde görev alır. Her önemli olay, etkinlik sonrası çekilmiş eski fotoğraflara bakıldığında Alaattin Hoca kesinlikle görülür. İlçe halkından biri olduğu için sevinçleri de paylaşır, üzüntüleri de. İlçe sorunlarıyla o da dertlenir. Tam bir Abana sevdalısıdır.

Bu arada koyu bir Beşiktaş yandaşı olduğunu da belirtelim.

Heyemola öğretmenidir. Yöremize ilişkin Heyemola gösterisini o yönetir, Türküsünü o söyler. Yine eğlencelere çeşit çeşit “maniler”iyle renk katar. Kahramanlık türkülerini, marşları da severek söyler.

Sünnet düğünlerinde gönüllü yardımcıdır. Çoğu insanın yapmak istemediği bu görev için Sünnetçi Ramiz Aykın`ın yanında yerini alır. Sevecen davranışlarla sünnet çocuğunu kucağında elleriyle sımsıkı kavrar. Sünnetin sorunsuz gerçekleşmesine sağladığı katkıdan mutluluk duyar.

Tarihe düşkündür. Tarih bilgisi iyi, belleği kuvvetlidir. Sohbetlerinde ve derslerde öğrencilerine tarihsel olayları, eski öyküleri, efsaneleri zevkle anlatır.

Cumhuriyetin 10. Yıl kutlamalarına tanıklık eder.

Hayati Tahsin Yılmaz’ın Abana Gazetesi’ndeki söyleşisinde (Haziran 1993) şöyle anlatıyor:

“Yıl 1933. O zaman İstiklal Marşı’nı bilen yok. Bir ‘Bayrak Marşı’ var, onu söylüyoruz:

‘Yükseklerde dalgalanan al bayrak,

Yüksel yüksel al dalgalar saçarak.

Senin gölgen bize sıcak bir kucak.

Varlığında tütecektir her ocak.’

Üç kere ‘hazırol’ komutu verilir ve bu marş söylenirdi (…).

Onuncu Yıl’ın büyük törenlerle kutlanacağı yazısı gelmiş. Hacıyüzbaşı’nın yerinde Cumhuriyet Halk Fırkası (CHP) var. Harıl harıl bayraklar dikiliyor, pankartlar yazılıyor. Cumhuriyet Bayramı’nızı Bütün Ulusça Kutlar vb. Davullar, zurnalarla kutlama yapılıyor. Her eve bir bayrak, her eve bir fener asılıyor. Mum ya da gemici feneri. Fatma Hoca’yı (Gemici, 1899) bir haftalığına, İstiklal Marşı ve Onuncu Yıl Marşı’nı öğrenmesi için kursa yolladılar. Fatma Hoca önce bize öğretti bu marşları, sonra da gençlere öğretti. O zaman halkevi vardı, gençlere ve halka orada öğretti. Büyük taklar kuruldu. Bu takların iki yanına birer lüks lambası asıldı. Tören çok kalabalıktı. Köylü hep inmişti. Atla gelen de çoktu. Halk Abana’ya sığmıyordu. Onuncu Yıl Marşı’nı Zuhuri Gür (1910) söyledi. Boru gibi sesi vardı. Halk Fırkası’nın önüne Hasan Reis’in (Öztürk, 1891) borulu gramofonu konmuştu. Atatürk’ün plağını (Onuncu Yıl Nutku) koydular. ‘Türk Milleti, Kurtuluş Savaşı’na başladığımız yılların on beşinci yılındayız!’ diyordu Atatürk. Büyük bir tören oldu. Geceki fener alayının bir ucu burada (Belediye Bahçesi), bir ucu da Yukarı Abana’daki Sakar Ağa’nın evinin yanındaydı. Kirse Kayası’na kadar gittik. O zaman karayolu yok. Küçücük bir patika yol var. Kirse Kayası’nda ateş yaktık. Oyunlar falan oynandı. Davul-zurna kıyamet kopuyor. Hancı da sarhoş, yolcu da. Üç gün üç gece bayram oldu. Donanma da geçti Abana önlerinden. Yavuz projektör tuttu. Cumhuriyet’in onuncu yılı böyle kutlandı.”

Bu konuyu Nermin Yorgancı (1926) da şöyle anlatıyor:

“…Sinciroslu (Sarıçiçek) öğretmen bize öğretiyor marşları. Ama iyi öğrenemiyoruz. O zaman Babam Mehmet Öztürk, Onuncu Yıl Marşı plağını getirtiyor. Taş plak. Bizim ‘Sahibinin Sesi’ gramofonumuz var. Kadınların çarsıya girmesine izin veriliyor. Erkekler kahvede, kadınlar da kahvenin bahçesinde dinliyor. Günlerce haftalarca çalındı bu plak ve marş öğrenildi.

Alaattin Hoca emekli olur görev süresi dolduğunda. Ama Lise Müdürü Hamdi Çetinkaya’nın isteğini kıramayıp, orta ve lise sınıflarının “branş öğretmeni” olmadığı için boş geçen derslere girer. Bizim de beden eğitimi, din, müzik derslerimize girdi kimi dönemler.

Biz Alaattin Hoca’nın öğretmenlikteki genç yıllarını bilmiyoruz. Orta yaşlarını ve emekliliğinden sonraki yardımcı öğretmenliğini biliyoruz. Sevip saydığımız, sevgi dolu bir insan ve öğretmen olarak anımsıyoruz. Sert bir müdür ve benzeri kimi öğretmenlerden sonra Alaattin Hoca bizim için baştacı bir öğretmen oluyor. Onda değer, moral buluyoruz.

Genç yıllarındaki öğretmenliği de, hem bir kuşak farkı yüzünden, hem o günlerin değer yargıları yönünden doğal olarak daha değişikmiş. O günün öğrencilerinin de çetin yaşam koşulları yüzünden daha erken büyüdükleri, geç okula başladıkları, ya da başarılı olamayıp “sınıf tekrarı” yapmaları yüzünden daha büyük yaşlarda oldukları anlatılıyor.

Haylaz öğrenciler de varmış kimi zaman. O zaman Alaattin Hoca da onları, o günlerin geleneğiyle eğitmeye yöneliyor. Aslında öğrencilerine kötü, acımasızca davranan, “şiddet” uygulayan bir öğretmen değildir ama, haylaz öğrencilerle uğraşmayı da görev bilir. Kimi kez, eski okulun altındaki odunluğa ceza olarak öğrenci kilitlediği olur. Çok sinirlendiği zaman gözleri hareketlenir, irileşir, dili üst dişlerinin altında ikiye katlanır ve sıkılı yumruğunu yukardan aşağıya doğru omuza vurur. Kızgınlığını böyle çıkarır!

Kimi kez ortaya “komik” durumlar da çıkar. Zamanın ele avuca sığmayan, en haylaz çocuklarından Tahsin Yılmaz’ı bir yaramazlığı için çağırır. Ama o gelmez! İnatla bir kovalamaca başlar. Tahsin Yılmaz, öğretmeninin çıkamayacağını düşünerek bir ağaca tırmanır. Alaattin Hoca da peşi sıra ağaca tırmanmaya başlar ve çaresiz kalan Tahsin Yılmaz`ı yakalayıp ağaçtan indirir. Omuzlarına vurarak cezasını keser! Yıllar sonra orta yaşlara gelen Tahsin Yılmaz, kahvehanede Alaattin Hoca’ya takılır: “Hocam beni çok dövdün, öbür dünyada yatacak yerin yok!” Alaattin Hoca o sevimli gülüşünü yapar: “Ulan ben seni dövmeseydim sen adam olur muydun?” Tahsin Yılmaz, “Doğru diyorsun valla, ama Hocam bana bir şişe rakı, bir karton da Marlboro al da hakkımı helal edeyim.” Alaattin Hoca çok gülüyor ve “Az bile dövmüşüm bak!” diyor. Kahvedeki herkes gülüyor.

Alaattin Hoca, yine yaramaz ve iri yapılı öğrencilerden Galip Mor`a kızmış, cezasını vermek istiyor. Ama o kaçıyor. Alaattin Hoca peşi sıra koşuyor. İş yine inada biniyor. Galip Mor, güvenli bulduğu ve Alaattin Hoca’nın çıkamayacağını düşündüğü Abana Dağ Yolu`na (Turist Yolu) kaçmayı yeğliyor. Çarşı önlerinde başlayan kovalamaca dağ yollarında sürüyor. Galip Mor, Çömlekçi Mahallesi’ne inen yolu kullanarak ormandan ana yola çıkıyor. Alaattin Hoca’yı atlattığını sanarak okulun bahçesine geliyor ama orada ensesinden yakalanıyor, payına düşeni alıyor!

Büyük Oğlu Kâmil ile de sorunlar yaşıyor zaman zaman. Kâmil`in o günlerin modası Teksas, Tommiks okumasına çok kızıyor. “Bu kitaplar çocukları, gençleri anarşiye özendirir, dikkatli olmak gerek” diyor. Kimi geceler ders çalışmakta olan Kâmil`in odasına girip denetliyor. Ama Kâmil önlemini almış: Teksas, Tommiks kitaplarını ders kitabının arasına iyi saklamış, hiç fark edilmiyor. Kâmil uzun saçlarından dolayı da sorun yaşıyor evde!

Küçük Oğlu Mehmet`in anlatımına göre, komşuları ile ilişkileri hep dostanedir. O yılların yaşantısında dostluklar, işler, güçlükler, acılar, sevinçler sonuna dek paylaşılır komşularla. Okyay ailesinin komşuları ile ilişkileri de böyledir. Fındıklar, mısırlar hep beraber eğlenceyle ayıklanır. Şakalaşmalar, çeşit çeşit öyküler havada uçuşur. Yemek vakti, gelen komşu, masaya konuk edilir, eğer açsa o da çekinmeden oturur. Akşamları canı sıkılan komşuları, özellikle kocasını yitirip yalnız yaşayan teyzeler çıkıp geliverirler evlerine. Varsa bir sorunları anlatıp rahatlarlar. Demlenen çaylara “sohbet”ler eklerler. Bazen “başım ağrıyor” ya da “üzerime ağırlık çöktü” diyenler yan odadaki divana uzanıp kestirir. Hele Kırık Hatice Abla çayın yanında sunulan bisküvi için, “Alaattin’e söyleyin, başka çeşit bisküvi alsın. Ben bunu sevmiyorum” bile diyor.

Komşularından biri de Ahmet Akıntürk’tür (Kara Ahmet). O da tarihsel konulara meraklıdır. Elinden geldiğince okur, dinler tarihsel konuları. Alaattin Hoca ile sohbetlerinde bir şekilde konuyu tarihsel olaylara çeker. Ama; yanlış veya eksik bilgiler yüzünden ayrılığa düşerler. O zaman bir kırgınlık yaşanmamasına özen gösteren Alaattin Hoca, cebindeki izci düdüğüne davranır, Kâmil`i çağırır. “Git evden şu kitabi getir, şu ansiklopediyi getir” diyerek tartışmayı kanıtlama yoluna gider. Ama bu durum yinelenerek yaşanmayı sürdürür.

Okumayı sever. Çocuklarına da sürekli kitaplar alarak onlara kitap okuma alışkanlığı kazandırır. Bu yüzden de tüm aile okumaya, kitaba düşkündür. Mehmet de babasının kendisine aldığı Kemalettin Tuğcu kitaplarını okuduktan sonra, evlerine konuk olan komşu yaşlı teyzelere de okur. Onlar için kış gecelerinde bir eğlence çıkar. Pür dikkat dinleyip, arada yorumlar yaparlar.

Alaattin Hoca evde kendi çocuklarına da disiplinli davranır. Hatta kimi zaman denk gelip, çocuklarından bazıları onun sınıfında öğrenim görürler. O zaman kesinlikle ayrıcalıklı davranmaz, kendisine yanlışlıkla “baba” denilmesine bile tepki gösterir. “Burası okul, ben evde babayım” diye çıkışır.

Öğrencilerin yazılı sınav sonuçlarını değerlendirdiği akşamlarda evde sıkıyönetim uygulanır. Kimse çıt çıkaramaz, herkes konuşmasına, hareketlerine özen gösterir.

Oğlu Mehmet`in tanık olup unutamadığı olaylardan biri de, İsmet İnönü öldüğünde Alaattin Hoca’nın çok üzülüp ağladığıdır.

5 Aralık 1993’te, 69 yaşındayken aramızdan ayrılıyor Alaattin Hoca.  Doğrusu önemli bir değerden erken bir ayrılık oluyor bu!

O da başka günlerin başka insanlarından biri olarak anılarımızın en özel köşesinde yerini alıyor.

Muharrem SAKA (Aralık 2021)

Etiketler