Kent Tarihçisi-Arkeolog MURAT KARASALİHOĞLU’YLA SÖYLEŞİ center>
Dilek Alp, Gebze Haber Gazetesi’ndeki “Kent Serisi” söyleşilerini Kent Tarihçisi, Arkeolog Dr Murat Karasalihoğlu ile sürdürdü.
Murat Karasalihoğlu’nun söyledikleri:

“Günümüzde bilim ve uğraşlar, aslında giderek uzmanlaşmakta. Çünkü insanoğlunun bilgi birikimi her geçen gün tabiri caizse tonlarca artmakta. Bu her gün artan birikim karşısında bilimler de kendi içinde daha mikro uzmanlıklar çıkarıyor. Ama aynı zamanda her bilim kendi başına dünyayı anlatmak için yeterli olmadığından, bir taraftan da disiplinler arası işbirliğinde yoğunlaşmakta. Bu gelişmelere karşın ben arkeoloji alanında uzmanlaşmaya çalışırken, görevim gereği de (Kent Müzesi) kentin sosyal bilimleri ilgilendiren alanlarında yine kendimi geliştirmek zorunda kaldım. Süreç bu şekilde gelişince de bir arkeolog olarak kentinin tarihindeki her bir kademe ile uzmanlaşmaya çalışan geniş bir yelpazede top koşturmaya uğraşan bir karakter ortaya çıkmış oldu.”
“Kent kültürü içinde geçmişe dair her şeyi, kültürel tabaklaşmanın her bir basamağını barındırıyor desek yeridir. Özellikle Anadolu gibi kadim bir coğrafyada bugün kent dediğimiz her bir yerleşim binlerce yıllık maddi ve soyut kültürel birikim üzerine kurulmuş. Her bir kentimizin altında, Erken Cumhuriyet, Osmanlı, Beylikler, Bizans, Roma, Hellenistik dönemlere ait tabakalar var. Yani kentlerimiz ortalama 5 bin yıllık bir yerleşim kültürünün üzerine kurulu. Bu yerleşim kültürü değişerek ve dönüşerek bugün içinde yaşadığımız kentleri oluşturmuş ve şekillendirmiş hem de kent ve çevresini saran habitatın olanakları ile geçmişteki benzer özellikleri bugünlere taşımıştır.”
“Yukarıda söylediğim gibi özellikle Antik Çağ yerleşimi üzerine kurulmuş çağdaş kentlerimiz çok sayıdadır. Bu ilk önce çok ciddi zorluklar çıkarsa da son dönemde İstanbul örneğinden görmüş olduğumuz doğru kentsel arkeoloji politikaları ile çağdaş kentli insanların geçmiş kökenleri ile empati yapmasını, çağdaş kentleşme politikalarında da olması gereken revizyonlara yol açabiliyor. Yeraltı zengini olan kentler İstanbul gibi, İzmit gibi ve elbette birçok kentte ‘kent arkeolojisi’ başlı başına geliştirilmeli, kentlerin kültür ve kentleşme politikalarında asıl öğe olması gerekmektedir.”
“Birçok kent sadece arkeolojik anlamda değil, toprak üstünde günümüze ulaşan taşınmaz kültür varlıkları ile de dolu. Son yıllarda her ne kadar koruma kültürü politikaları yaygınlaşsa da, bu politikaların hem turizm hem de yükselen bir eğilimin sonucu olduğunu görüyoruz. Böyle olunca da korumaktan çok günü kurtarma politikası güdülüyor. Yani kentlerin artan nüfus yoğunlukları, kontrolsüz göçler, kırsalın boşalması gibi unsurlar, plansız genişlemelerin yanısıra çevresinde bir pırlanta gibi parlaması gereken tarihsel bakiyelerin binalaşma stresi altında kalmasına neden oluyor. Tabi güzel örnekler de var. Tamamen haksızlık yapmak olmaz.”
“Tarih, yazılı kaynaklar ışığında çalışan bir bilimdir. Arkeoloji ise yazının olmadığı zamanlar da dâhil olmak üzere insanın yarattığı her türlü kültürel ve maddi objeler ışığında çalışan bir bilimdir. Ama her iki alan da çoğu noktada yanyana çalışır ve birbirinden destek alır.”
“Eğer yaşadığımız kentler, arkeolojik bir geçmişe sahip ve çağdaş kent bu antik yerleşim üzerinde ise kesinlikle ‘kentsel arkeoloji birimleri’ ve politikaları geliştirilmelidir. Öte yandan sadece toprakaltı arkeolojisi değil, toprak üzerinde görülen, hem arkeolojinin hem de sonraki dönemlerin içine giren her bir kültür varlığı azami koruma ve işlevsel anlamda kente entegre edilmelidir. Bu konuda başarılı örnekler var tabi ki. Bunlardan biri Kastamonu. Tarihsel yapı stoğu fazla olan kent 20 yıldır doğru koruma kültürü politikaları ile geçmişe ait görüntüsünü koruma, yapı restorasyonu ve işlevlendirilmesi anlamında güzel işler başarmış bir yer. Ankara da güzel ve başarılı örneklerden sayılabilir. Ankara Kalesi çevresindeki antik kentten kalan taşınmazların korunması ve sergilenmesi yanında, müzeler bölgesi ve Hamamönü-Ulus gibi alanların kentsel iyileştirme ve toplu koruma ile dönüşümleri başarılı uygulamalardır. Öte yandan Tarihi Kentler Birliği’ne üye kentler de bu konuda iyi işler yapmaktadır.”
“Aslında şu aşamada çok fazla bilgiye sahip değiliz. Ancak Roma Dönemi başlarında iki bölge birleştirilip aynı yöneticiye bağlanmış, bölgenin ismi Bithynia-Pontus olarak tarih literatürüne geçmiştir. Öte yandan şu anda pek kesinleştiremeyeceğimiz benzerliklerin yanısıra, Bithynia Bölgesi’nin Kuzey Anadolu yollarının başında ve üzerinde bulunması, bazı coğrafi unsurlarla Bithynia’da daha fazla kentleşmenin olduğu göze çarpmakta. Ama bunun yanında bölgelerin dinsel inanışlarına bakıldığında, bu kentsel yoğunlukların dışında köy-kırsal yaşantının yoğun olduğu, her yerleşimin kendine ait kültleri olması gibi benzerlikler bulunmakta.”
“Kastamonu bu konuda çok şanslı bir kent diyebilirim. Mevcut arkeolojik veriler sadece Kastamonu Kent Merkezi’nin 5.500 yıllık bir süreçte var olduğunu gösteriyor. Öte yandan MÖ 5. Yüzyıl’la birlikte görülebilen tarihsel kalıntılar, bu dönemden sonraki her bir medeniyete dair tarihsel varlığı, kentin tarihsel aşamalarının görünmesini sağlıyor. Yani Kastamonu, küçük bir kentsel yerleşim olsa da Anadolu’da nadir görülebilecek 2.500 yıllık bir sürecin birkaç adımda yaşanabileceği bir yer. Öte yandan Kastamonu’nun iki önemli beyliğin merkezi olması, Osmanlı’nın önemli bir eyalet merkezi olması ve Abdülhamit Dönemi batı mimarisinin mutfaklarından biri olması gibi özelliklerle çok sayıda döneme ait taşınmaz kültür varlığına sahip olmuş ve bunları da korumuştur.”
“Turizm alanında düşünürsek kent müzemiz, özellikle kenti gezmeye gelen ziyaretçilere ‘nasıl bir kent’i gezdiklerine dair algıyı değiştirecek. Çünkü imkanlar doğrultusunda kente dair tarihsel ve kültürel birçok öğe konsantre bir biçimde ziyaretçilere sunulacak. Bu da birçok algıyı olumlu hatta hayret verici derecede değiştirecektir diye düşünüyorum. Kültürel açıdan ise kent belleğinin koruması, geliştirilmesi ve yeniden farklı temalarda sergilenip gözönüne serilmesini sağlayacaktır. Tüm bunlar ise gün geçtikçe aynılaşan kentlerimizde kendi özgünlüğüne sahip çıkmaya çalışan bir kent kültürünü ve kentliliğe etki edecek, bir yandan da yerel dinamiklerin kendini korurken evrensel bütünleşmesini ve tanıtılmasını sağlayacaktır.”
“Roma Dönemi’nde ortaya çıkan Aleksandros isimli bir peygamber, Bizans İmparatorluğu’nu 150 yıl yöneten Komnenos Ailesi, Batı Karadeniz ile birlikte İstanbul’a kadar olan toprakların fethini sağlayan Çobanoğulları Ailesi (Hüsamettin Çoban Bey, Yavlak Arslan), Candaroğulları’ndan İsmail Bey, Taşköprülüzadeler Ailesi, Reiszadeler Ailesi gibi bazı isimler ilk başta aklıma geliyor. Kültürel yönde ise Oğuz Atay, Behçet Necatigil, Rıfat Ilgaz, Orhan Şaik Gökyay, dinsel büyükler anlamında Şeyh Şaban-ı Veli gibi müstesna isimler var.”
“Kastamonu’nun hem kıyıya hem de Anadolu’nun iç kesimlerine uzanan büyük coğrafyası, gastronomi alanında da çeşitliliği getirmiş. Bu nedenle çok sayıda yemek, kentin mutfağında yer alır. Son dönemlerde Unesco Gastronomi yol haritalarıyla ilerleyen Kastamonu, Anadolu gibi dünyanın en önemli mutfak kültürüne sahip bir coğrafyada önemli bir bayrak taşıyıcısı olacaktır.”
“Bana göre en önemli katkı (coğrafi İşaretleme) “yerel değerler”in farkına varılması, korunması ve doğal habitatın sunduğu ve zaten olması gereken geleneksel üretim biçimlerinin yaşatılması gerekliliğine katkı sunar. Bunun yanında turizm alanında da kentin ve bölgenin tanıtımına katkı sunacaktır. Bu tanıtım bölgede doğal ve geçmişten gelen ürünlerin varlığı, insanların yapaylaşmış dünyalarında özlerine-köklerine dönüşü yaşayacakları gezilecek yer imkânı sunacaktır.”
“Kastamonu, tarihsel anlamda coğrafyanın getirdiği şartlardan dolayı kısmen kapalı kalmış bir bölge. Geniş deniz ve kara toprak parçası olmaması, ana yollardan uzak oluşu gibi etmenlerle kendi kültürel özelliklerini yaratmış, kendi yağında kavrulup kendini oldurmuş bir bölgedir. Bu bölgede coğrafi şartlardan kaynaklı ekonomik faaliyetler ticari boyut anlamında çok genişlememiş ve devletçi bir yapı hâkim olmuştur. Bölgesinin 2.500 yıldır başkenti konumundaki bu alanın halkı da doğal olarak bu devletçi yapısıyla yönetsel erklere saygılı (ama koşulsuz baş eğen değil) ve devleti için var olmuş bir anlayış geliştirmiştir. İşte bu etmenlerle, özellikle yakın tarihe bakıldığında Milli Mücadele saflarına kendi dinamikleri ile katılmış, muhtarlık teşkilatının ilk örneği, Anadolu’daki İlk Kadın Mitingi’ni (10 Aralık 1919), Şapka ve Kıyafet İnkılabı gibi ülkedeki öncü hareketlere yön vermiştir.”
“Sergimiz, ‘Milli Mücadele’nin 100. Yılında İstiklal Yolu’ başlıklı. Kastamonu’nun tarihte yüklendiği en önemli misyonlardan birisi Batı Cephesi’nin lojistik olarak desteklenmesinde İnebolu’dan Ankara’ya ulaşan İstiklal Yolu’nu yaratmış ve yürütmüş olmasıdır. Bu yol topyekûn bölge halkının olduğu kadar binlerce isimsiz kadının da destanlaştığı bir yoldur. Kastamonu için bir marka değer olan bu yol günümüzde hem bir dağ yürüyüşü rotası olarak kullanılmış, hem tarihsel sit hem de milli park alanı olarak ilan edilmiştir. Diğer küratör arkadaşım İsmail Karahan ile birlikte Milli Mücadele’nin 100. Yılı’nda hem bir ahde vefa, hem konunun daha iyi anlaşılması ve tanıtılması için İstiklal Yolu’nu oluşturan koşul, dönem, süreç ve mekanlarla birlikte bir sergi hazırladık. Bu tarihi sergimizin önümüzdeki yıl İstanbul’da ülke kamuoyuna ulaşacak nitelikte yeniden sergilenmesini planlıyoruz.”
“Kastamonu başta olmak üzere Batı Karadeniz Bölgesi üzerine arkeoloji, tarih ve halk kültürü üzerine çalışmalar yapıyorum. Yelpazesi genişleyen bir yayın çizgim oluştu. Uzun yıllardır bölgede çıkan saygın gazetelerden Kastamonu Gazetesi’nde arkeoloji, tarih, kültür ve gezi yazılarını makaleler şeklinde yayımlanıyorum. Bunun dışında akademik makaleler ve projelerin yanısıra Antikçağ’dan bugüne Glykon Kültürü, Tarihin Konakladığı Han Ecevit, Kastamonulu Bir Kore Gazisinin Anıları gibi çalışmalar da bu süreçte kitaplaştı. 2017 yılında da bu çalışmalara koşut seçici jürisince Uluslararası Özkan Mert Ödülü’ne layık görüldüm.”
“Başta kentsel değerlerimizin korunması için iyi bir tespit-tescil ve envanter çalışması yapılması gerekir. Bunun yanısıra kentlerin ve yerel yönetimlerin ciddi anlamda kültür politikaları, bu politikaları yürütecek uzman ve liyakatli çalışanları olması gerekir. Öte yandan tarih ve kültür dediğimiz olguyu ‘siyasi yükselen değer’ kapsamında değil, yaşadığımız kenti yaratan kültürel katmanlar olarak bir bütün halinde görmemiz gerekmektedir. Değer kapsamında elbette ki sadece tarih değil, somut ve somut olmayan kültürel öğeler ile çevremizi saran ekoloji de asla unutulmamalıdır.”
