Muharrem Saka
KAR

<center> Muharrem Saka </center><center><font color=’blue’> KAR </font></center>

Kış günlerinde ılık ılık esen “kıble” için büyüklerimiz kuşkulu yaklaşıyor ve “Şakanın sonu döğüş, kıblenin sonu yağış” diyorlar hep! Doğrusu böyle ılıman havalar hoşa gitmiyor da değil! Ama, radyoda haberlerin peşisıra verilen hava raporunda, Balkanlar`dan gelen soğuk hava dalgasından söz ediliyor.

Akşama doğru yağmur başlıyor ve havanın soğuduğu duyumsanıyor. Onbeş günlük okul dinlencesine girdiğimiz için “keyf”imiz yerinde. Gece boyu rüzgarla yağan yağmur Zeytinlik`teki evimizin camlarını dövüyor. Bu seslerle uykuya dalıyoruz.

Odanın buz gibi soğumasından olsa gerek, sabahın alaca karanlığında uyanıyorum. Yatakta doğruluyorum ve içten gelen bir duyguyla camdan dışarıya bakıyorum. Ortalığın koyu mavi bir renge büründüğünü ve saniyeler içinde bunun neden böyle göründüğünü anlamaya çalışırken, birden farkına varıyorum ki, bir karış kar var!

Yanımda, olanlardan habersiz mışıl mışıl uyuyan Engin Abime sevinçle sarılıp öpmeye başlıyorum. “Ne oluyor?” diye yüzüme bakıyor ve sonrasında delirmişçesine bir sevinç kaplıyor içimizi. Gürültü yapmamaya çalışıyoruz, çünkü pamuk ninem öteki yatakta uyuyor.

Biraz sonra annem giriyor odaya. Yüzümüze bakıyor anlamlı, kar yağdığını görmüş, belli! Sanki hoşnut değilmiş gibi bir tutum içinde ama biz onun her yüz “ifade”sini iyi bildiğimiz için, onun da oldukça mutlu olduğunu görebiliyoruz. “Ay ay ay! Kar doldurmuş!” diyor. Ninem de doğruluyor yatağında, o da aynı tepkiyi veriyor; “Ay ay ay! Ne güzel yağmış” diyor.

Annem küçük galvaniz boyalı saç sobayı yakmaya koyuluyor. Makara talaşlarını koyuyor ön bölüme, arka bölüme de birkaç odun yerleştiriyor ve çırayı kibritle yakıp talaşların üzerine bırakıyor. Etrafa mis gibi çıra kokusu yayılırken, kısa sürede alevlenen talaşlar ve odunlar “pof pof” ses çıkarmaya başlıyor. Küçük oda hemen ısınırken, elini yüzünü yıkayıp gelen ev halkı sıcak sobanın yanına yaklaşıyor.

Biz böyle ısınırken anneciğim kahvaltıyı hazırlamış, getiriyor tepsi ile. Tahin pekmez, kırma yeşil zeytin, yumurta… Bayıldığımız kahvaltı düzeni! Ama gözümüz camlarda, yağan karda hep!..

Kahvaltı sonrası babam işe gidiyor. Annem pişireceği öğlen yemeğini düşünürken, ninem dantel örmeye koyuluyor. Biz de hemen kar ile harman olmaya başlıyoruz.

Kar öyle güzel yağıyor ki, seyretmeye doyamıyorum. Küçük mavi çerçeveli camlardan dışarıya bakıyorum. Camların alt bölümlerinde kar birikmiş, biraz da buhar yapmış kenkıyılarına. Uzaklar yoğun kar yağışından seçilmiyor. Evimizin önündeki yaşlı çam ağacının dallarında karlar birikmiş, hoş bir görüntü oluşmuş. Komşu Hüseyin Abi ve Hacer Abla’nın evlerinin bacasından zayıf bir duman yükseliyor. Çakır Azize Abla’nın büyük ahşap evinde kışın kimse oturmadığı için, duman yükselmiyor ama öteki yandaki Rıza Abi (Çelikbaş) ve Emine Abla’nın evlerinden de duman yükseliyor. Bir sessizlik ve “dinginlik hâkim” dışarıda. Yalnızca kuşların sesi duyuluyor.

Kuşlar… Biz çocukların en büyük ilgisi onlara! Sanki kuştan başka bir şey düşünmüyoruz. Karla birlikte çeşit çeşit kuşlar konuyor çevredeki ağaçlara. Mehmet Abim benim için bahçenin bir köşesine kalbur kapanı kuruyor. Ama kuşlar öyle kolay aldanmıyor! O ne! Komşumuz Hüseyin Abi, yanlışlıkla evlerine giren bir kuşu yakalamış, bana sesleniyor kuşu vermek için. Terliklerle fırlıyorum dışarıya ve coşkuyla kuşu alıyorum. «Çok sıkma, öldürürsün!» diyor. Mahallenin küçük çocuğu olarak beni çok seviyor. Mavi gözleriyle bana hep gülerek; “Sen var ya sen!..” diyor, kızıyormuş gibi dişlerini birbirine vuruyor. “Isıracağım kulaklarını” diyor. Yazın İstanbul’dan gelen torununa yaptığım huysuzluklardan söz ediyor hep gülerek, eğlenerek!

Kuşu eve götürüyorum ama bir süre sonra elimden kaçırıyorum. Bulduğu bir delikten de yolunu bulup uçup gidiyor. Sonra bir kuş da kendim yakalıyorum kalburla. Onu evde bir çamaşır sepetinin altına koyuyorum, yemesi için buğday, ekmek veriyorum. Yemiyor tabi ki zavallı!

Kar lapa lapa aralıksız yağıyor. Kuşlar bu durumda fazla uçuşmayıp bekleşiyorlar.  Ben de etrafı inceliyorum şaşkınlıkla, dünya nasıl böyle güzelleşiveriyor? Ağaçlar, evlerin çatıları, akan dereler, çalılar, dikenler, kurumuş otlar… Her şey güzelleşmiş. Her taraf bembeyaz, tertemiz ve aydınlık, tek bir renge boyanmış gibi kusursuz, masalsı, huzur verici. Aykırı bir renk, aykırı bir görüntü, belirsiz karanlıklar yok. Yalınlık, sakinlik ve sessizlik var.  Sihirli bir el her şeyi güzelleştirmiş gibi! Nasıl da güzel yağıyor! Kâh lapa lapa, kâh döne döne, kâh tane tane. Kimi kez tozuyor, göz gözü görmüyor, kimi kez rüzgâra kendini bırakmış savruluyor oradan oraya…

Ama biraz ara veriyor kar yağışı. Gökyüzü aydınlanıyor, kuşların sesi artıyor, yiyecek bulmak için uçuşmaya başlıyorlar.  Ağaçlarda kalan elma, hurma ve kimi yaban yemişlerinin başına doluşuyorlar. Kimileri evlerin saçak altlarında kalan kar tutmamış toprakları eşeliyor, yiyecek arıyor.

Avcıların tüfek sesleri duyuluyor uzaktan. Bir avcı bizim evim önünden geçiyor, karları çiğniyor bozuyor. Çok kızıyorum, söyleniyorum. Ninem ve annem gülüyorlar. Ama!.. Bir avcı daha geçip karları bozunca dayanamıyorum ve camı açıp, “Karları bozmayın!” diye bağırıyorum. Adam gülerek, “Tamam tamam!” diyor…

Bizim kedi de şaşırmış çevredeki beyaz örtüye! Korkarak yürüyor ve ikide bir ayaklarını sallayıp karları temizliyor.

Annem tavuklara yem vermeye çıkıyor. Komşumuz Hacer Abla annemi görmüş, camı açıp “laf” atıyor. O da mutlu yağan kardan. “Ne güzel, bereket!.. Çevredeki mikroplar da kırılır, hastalık falan kalmaz” diyor. Annem gülümseyerek onaylıyor.

Hacer Abla konuşmayı seviyor. Konuşacak bir şey bulamazsa düşlerini anlatıyor. Düz bir tonda, hiç takılmadan, ara vermeden, duygu katmadan konuşuyor hep. Gülerken de sadece dişleri görülüyor ama yüzünde öyle gülme “mimik”leri oluşmuyor…

Bu kez; “Ne pişiriyorsun bugün?” diye soruyor. Annem; “Biraz karalahana koparacağım bahçeden, üzerine kar düştü ya, lezzetli olur şimdi” diyor. “Iyi düşünmüşsün” diyor Hacer Abla. “Ben de tarhana çorbası yaptım, mısır ekmeği var, turşu da var, yanına iki de yumurta kırdık mı yeter” diyor. Sonra konuşmaya devam ediyor, çocukluğunda Bozkurt`un Asarbaşı Köyü’nde yağan karları anlatıyor. “Babamın boyuna gelirdi bazen” diyor. Annem; “Ayyy! Hacer Abla o kadar yağmasın, sonra ne yaparız” diye endişesini dile getiriyor. “Buraya öyle kar yağmaz!” diyor Hacer Abla. “Korkacak ne var? Her şeyimiz var şükür!  Çuvalla un, büyük teneke zeytin yağı. Kuruttuğumuz patlıcan, bamya, fasulyeler… Zeytinimiz, pekmezimiz, sütümüz, tereyağımız. Odunlukta yeteri kadar odun da var… Daha ne gerekir, neden korkalım?” diyor mutlulukla! Karın yeniden başladığını görünce; “Oh Maşallah yine başladı, en iyisi sıcak sobanın yanını kapmak” deyip penceresini kapatıyor.

Öğleden sonra komşumuz Berber Mahmut Abi (Köroğlu) geçiyor. Küçük adımlarla dikkatlice yürürken, gülerek bana el sallıyor. Anlaşılan dükkânı erken kapatmış bugün!

Cama biri vuruyor! Turgut Abi (Keşepli). Omzunda av tüfeği, gülerek bize bakıyor, babamı soruyor. Sonra da avladığı “kara tavuklar”dan (bakal) bize uzatıyor. Tam altı tane veriyor. “Makarna yaparsınız” diyor.

Artık akşam oluyor, Çevreyi yine koyu mavi bir renk kaplıyor. Kar hızını kesmeden yağıyor. Kuşlar çekiliyor ortalıktan. Babam işten eve dönüyor, üzeri başı kar içinde!..

Yemek sonrası annem, ablamla beni kar altından elma armut almaya yolluyor. Üzerleri eğrelti otlarıyla kaplı elmaları, karları biraz eşeleyip ortaya çıkarıyoruz ve bir kaba dolduruyoruz. Eve giriyoruz ve peşimiz sıra kapı vuruluyor. Yalçın Abi (Görsoy), Şirin Abla, çocukları Güven ve Eren oturmaya gelmişler. Nasıl mutlu olduğumuz anlatılamaz! Kahkahalar havada uçuşurken, bir yandan ayaklarını yere vurarak karları temizliyorlar.

Annem sobadan mangala köz alıyor, mısır patlatıyor. Çay, bisküvi, elma, armut, portakal da var. En önemlisi, dostluk, samimiyet ve mutluluk var.

Saatler ilerleyip konukların gitme zamanı gelince bu kez evin bahçesinde kartopu savaşına tutuşuyoruz. Şirin Abla’nın kahkahaları, hepimiz yorulup, savaş bitinceye kadar sürüyor…

Sabah oluyor, kar yağışı yine sürüyor. Kuşlar uçuşuyor. Ben camda, kalbur kapanının ipi elimde bekliyorum.  Radyoda “Radyo Tiyatrosu” var. Annem yaptığı “kesme makarna”nın üzerine mis kokulu tereyağını döküyor. Sobada yanan odunların çıtırtısı duyuluyor. Ninem dantel örüyor. Hacer Abla ve Hüseyin Abi’nin evlerinin bacasından duman çıkıyor.

Kar yağıyor. Lapa lapa yağıyor. Yağdıkça da dünya güzelleşiyor…

Muharrem Saka (Şubat 2025)

Etiketler