CEMAL MAKARACI (1912 -1989)

                                                            Muharrem Saka

Güneşli bir Eylül günü. Deniz güzel. Karadeniz`de palamut avı başlamış, bu yüzden de denizde bir sürü balıkçı sandalları göze çarpıyor. Sandalların hepsinin hareket halinde olması da onların palamut peşinde dolaştıklarını gösteriyor. Ağır yolda daireler çizen kimi sandallar da, yakalanan palamutları oltadan daha kolay ayıklama ve oltadaki yükü azaltma düşüncesindeler.

Cemal Makaracı da Tekel ürünleri sattığı küçük dükkânını kapatıp bir an önce palamut avına çıkmak için sabırsızlanıyor ama yine de ‘müşteri’lerin onu bulamayıp geri dönmemesi için öğleden sonrayı bekliyor.

Çünkü bu küçük dükkânda sadece Tekel ürünlerinin satışını değil, körüklü fotoğraf makinesi ile ‘vesikalık fotoğraf’ çekiyor, düğme baskıcılığı yapıyor, okuma yazması olmayıp imza atamayanlar için ‘mühür’ de kazıyor.

Yine, satın aldığı 6-7 bisikletle ‘bisiklet kiralama’ işi de yapıyor.

Bahçesinde yetiştirdiği mandalina, fındık, muşmula, kış armudu gibi yemişleri de, dahası, çocuklar için zeytin ağacından özenle yaptığı ‘sapan’ları bile satıyor.

Zayıf, kuru yapılı, kısa sayılacak bir boyda, esmer yüzünde derin mimik çizgileri olan, kısa saçlı, hareketleri çevik ve oldukça “sinirli’ bir insan Cemal Makaracı. Sinirli ama öyle kimseyle döğüşü, kavgası yok. Birden parlıyor, söyleniyor da söyleniyor.

Anlatılanlara göre kendi sinirliliğini görmeyip, benzer sinirlilikteki Esnaf Arkadaşı Hadi Saka için; ‘Ne sinirli adam ya!’ diyormuş!..

Oldukça yetenekli bir kişi! Marangozluk da bildiği için kendi sandallarını kendisi yapıyor örneğin, hem de oldukça güzel yapıyor. Yine bir keresinde evinin altında yaptığı sandalın daha büyük olmasını istiyor, ölçüleri de daha büyük tutuyor bu yüzden. Fakat iş bitiminde türlü denemelere karşın, sandalı  kapıdan dışarı çıkaramayınca çözümü ahşap evin kapısını kesmekte buluyor!

Yine gerektiğinde evinde, dükkânında kırılan, yıpranan, yenilenmesi gereken ahşap işlerini kendisi yapıyor. Marangoz Faik Yıldırım Usta da onun marangozluk yeteneğine büyük saygı duyduğunu hep söylüyor.

Sekiz çocuğu var. Çocuklarının adları; Hatice (Yazgan), Sevim (Akın), Nihat, Lütfi, Mehmet, Mustafa, Faik ve Selahattin. Bu büyük ailenin geçimini sağlamak için hep savaşım veriyor, yıllar içinde çeşitli işlerden gelir sağlamaya çalışıyor. Çalışkan eşi, bir yandan çocukları büyütürken, bir yandan da bağ-bostanda yetiştirdikleriyle evin geçimine destek oluyor. Ama kendisi de bahçesindeki meyve ağaçlarının, en çok da fındık ağaçlarının bakımı, hasadı, ayıklanması, satışı  gibi işlere yardımcı oluyor. Merakından olsa gerek, yöremizde yaygın olmayan mandalina ağaçları dikiyor bahçesine ve onlara özenle bakıyor, büyütüyor.

Mandalina ağaçlarında meyveler olgunlaşmaya başlayınca bu kez başka bir sorun ortaya çıkıyor. Özellikle çocuklar, ilgilerini çeken bu mandalinaları koparmaya başlıyorlar gizlice. O zaman çok kızıyor Cemal Makaracı. Zamanı oldukça görünmeden nöbet tutmaya başlıyor. Denk gelip de çocukları bahçesinde gördüğünde peşlerinden koşuyor, küfürler yağdırıyor, kimi kez hırsını alamayıp av tüfeği ile arkalarından korkutmak amacıyla havaya ateş bile açıyor. Yine fındıklar olgunlaştığında da çocuklarla, bazen de yetişkinlerle benzer durumlar, kovalamacalar yaşıyor.

Cemal Makaracı, karayollarının henüz açılmadığı ve ulaşımın deniz yoluyla yapıldığı yıllarda,  ‘motorculuk’ yapıyor. Ahşap gemisiyle çevre yerleşim yerlerine yük ve yolcu taşıyor. Karayolları açılmaya başlayıp bu iş kolunda kazanç azalınca, iyi ustaların yanında ‘ayakkabıcılık’ öğreniyor ve bir süre ayakkabı yapıyor Oğlu Nihat’la birlikte. Hazır ayakkabı dönemi başlayınca, bu işi de sonlandırıp Tekel ürünleri satışına başlıyor. Bununla yetinmeyip satın aldığı bir körüklü fotoğraf makinesi ile ‘fotoğrafçılık’a da soyunuyor.

O yılların teknolojisine göre iyi tasarlanmış bu körüklü makineleri hep ilginç bulurum! İçinde basit bir ‘karanlık oda’ düzeneği olan bu makinelerde, film yerine de fotoğraf kartı kullanılıyor. Makinenin içine yerleştirilen bu karta önce negatif bir görüntü almak için çekim yapılıyor. Sonra bu kart makinenin içine konulan ve banyo olarak adlandırılan ‘kimyasal sıvı’da yıkanıyor. Bu yıkama sırasında özel bir gözleme deliğinden bakılarak ‘pozitif’in oluşması izleniyor. Oluşan görüntü yeterli ise bu kez yıkama suyuna alınıp fotoğraf sabitleniyor. Sonra dışarıya alınan bu fotoğraf kurutulduktan sonra yeniden bir karta çekim yapılarak olağan görüntüye dönüştürülüyor ve yeniden ‘banyo’ işlemlerinden geçirilerek kurumaya bırakılıyor. Bir-bir buçuk saat kadar sürüyor bu işlemler.

Cemal Makaracı, vesikalık fotoğrafı çevik ve biraz da gergin hareketlerle, doğal gün ışığı altında çekerken ‘gözünü sakın kırpma!’ uyarısını da yapıyor özellikle. Çekimden sonra, işte o az önce sözünü ettiğim işlemlerden geçirip fotoğrafın karta basımını yapıyor. Kartı makinadan dışarı çıkardığında görüyor ki gözler kapalı çıkmış. O zaman koparıyor kıyameti, ‘Ben sana demedim mi?’ diye köpürüyor, söyleniyor, söyleniyor… Bazen de hırsını alamayıp müşteriyi kovmaya bile kalkıyor, sonra komşu dükkân sahipleri araya girip yatıştırıyor, aynı işlemleri söylene söylene başlatıyor yeniden!

Dükkânı tam çarşı merkezinde ve ana yol üzerinde olduğu için, kadınların fotoğraflarını dükkânın önündeki kaldırımda çekmesinin ayıp karşılanacağını düşünerek, sırtlıyor körüklü fotoğraf makinesini ve yolun karşı tarafındaki ahşap sıranın arkasına taşıyor, orada çekiyor.

Ben de babamın istediği kibrit, ispirto ya da bir büyüğün istediği sigarayı satın almak için zaman zaman onun ispirto kokan dükkânına giriyorum. Dükkân temiz ve düzenli, raflarda Gelincik, Harman, Birinci, ikinci, Üçüncü, Bafra, Yenice gibi sigaralar, kibritler dizili sıra sıra. Titiz bir insan olduğu için paketi kendiliğinden açılmış sigaraları tek tek denetleyip yapıştırıyor.

Kâğıt paraların yırtıklarını da bantla yapıştırıyor. Ortada üstü cam kaplı bir masa ve camın altında oldukça ilgimi çeken kartpostallar var. Bir açıdan bakıldığında başka, öteki açıdan bakıldığında başka görünen renkli plastik kartpostalların çoğunluğu güzel kadın resimleri ve bir olağan yüzle görülüyor, gülerek göz kırpıyor. Ya da bikinili bir kadın resmi, başka açıdan bakınca bikininin üstü yok ama bu kez yıldızlarla kapalı! Bu iki farklı görüntü çocuk dünyamda oldukça ilgimi çekiyor ve her o dükkâna girişimde bakıyorum.

Çocukluk yıllarım gerilerde kalıp gençlik yıllarıma geldiğimde Cemal Makaracı küçük dükkânını açık tutmayı sürdürüyor. Eski yöntemle fotoğraf çektirmeye, mühür kazıtmaya artık kimse gelmese de o, oyalanmayı sürdürüyor. Bahçesinde yetiştirdiği meyveleri dükkanının önündeki kaldırıma koyduğu sepetlerde satmaya çalışıyor.

Bir gün, ilçeye ‘vergi kontrol müfettişi’ geleceği bildiriliyor ve ‘işletme defteri’yle belirtilen gün ve saatte Mal Müdürlüğü’nde olması isteniyor. Ben de yanında gidiyorum. Müfettiş, Cemal Makaracı ile beraber odaya alıyor beni ve oturmamızı istiyor. Cemal Makaracı’nın defterinden başlıyor öncelikle.

Cemal Makaracı, oturduğu sandalyenin ucuna ilişmiş, yarı öne eğik, bir ayağı daha önde, sanki koşuya başlamak için işaret bekleyen yarışçı gibi görünüyor. Gözleri müfettişin gözlerinde, gergin bekliyor. Müfettiş sessiz, ağır ağır defteri incelerken bir sayfa üzerinde durup bir soru yöneltiyor. Cemal Makaracı bir yay gibi doğrulup, müfettişe doğru biraz daha yaklaşıyor; ‘Efendim?’ diye sorarak soruyu tekrarlatıyor. Sonra yeniden eski oturuşuna geri çekilirken boynunu biraz bükerek, yumuşak bir sesle; ‘Defteri Benim Damat Kazım Yazgan tutuyor, ben bilmiyorum, o bilir!’ diyor. Müfettiş bir şey demeyip, defteri incelemeyi sürdürüyor.

Az sonra yine bir soru daha sorulunca, Cemal Makaracı yine, ucuna iliştiği sandalyeden yay gibi doğrulup, müfettişe bir adım daha yaklaşarak, ‘Efendim?’ diye soruyor. Yine sorusunu yineliyor müfettiş. Cemal Makaracı yine biraz boynunu bükerek, biraz acımaklı bir sesle; ‘Onu benim Damat Kazım bilir, ben bilmiyorum!’ diyerek yerine oturuyor.  Müfettiş incelediği defterden başını kaldırıp ilgiyle Cemal Makaracı’yı bir süre süzüyor, sonra işine dönüyor yine. Biraz süren sessizlikten sonra müfettiş olanları unutmuş gibi üçüncü sorusunu soruyor. Yine ayağa fırlıyor Cemal Makaracı, ‘Efendim?’ deyip soruyu tekrarlatıyor yine ve; ‘Ben bilmiyorum, benim Damat Kazım bilir!’ yanıtını verince müfettiş geriye yaslanıp, ‘Kazım bilir,  Kazım bilir!.. Sen niye geldin o zaman? O gelseydi!’ diyor. Sonra da yüzünde sevecen bir tavırla Cemal Makaracı’yı bir süre süzüp, ‘Tamam, tamam, gidebilirsin!’ diyor ve defteri ona geri uzatıyor. Defteri kapar gibi eline alan Cemal Makaracı teşekkür ederek yıldırım gibi çıkıyor odadan.

Gün öğleyi geçince Cemal Makaracı; ‘Evet, palamuta çıkmanın vakti geldi!’ deyip dükkânının kapısını kapatmadan önce çevik hareketlerle yola fırlayıp, biraz öne eğik durumda, elini gözüne siper ederek denizden yana bakıyor, denizdeki sandalların hareketini anlamaya çalışıyor. ‘Hepsi palamut peşinde dolaşıyor!’ diye mırıldanıyor. Kapıyı kitliyor ve elinde bir bidon benzinle zayıf vücuduna, kısa sayılacak boyuna göre büyük adımlarla hızla kıyıya yürüyor. Sandalının yanına geldiğinde önce şöyle bir çevresinde dolaşıyor, kontrol ediyor. Aradığını bulmuş gibi bir küfür savurup, ‘Yine birileri sandala girmiş, her tarafını kum yapmış. Bu kumlar kolay mı çıkıyor sanıyorlar? Kimi yetişkinler fotoğraf çektirmek için giriyor sandala, kimi çocuklar oyun oynamak için!’ diye söylenirken bir yandan da sandalı denize indirmeye hazırlanıyor. Motora benzin koyuyor getirdiği bidondan, paçalarını sıvıyor, yöremizde ‘besi’ denilen sandalın yanlardaki üçgen tahta destekleri çekiyor. Yine ‘felek’ olarak adlandırılan ağaç kızakları sandalın altına yaklaşık bir buçuk metre aralıklarla yerleştiriyor ve bakımlı, hafif, küçük sandalını yavaş yavaş indiriyor denize.

Sandalın karadan ayrılıp yüzdüğünü anlayınca, kendinin sandala atlamasına geliyor sıra. Bunu da sandalın başına tutunup kolları üzerinde yükselerek yapıyor. Islanmış ayaklarını içeriye alırken önce birini, sonra ötekini özenle sallayarak akıtıyor sularını, sandalın içinin ıslanmamasına özen gösteriyor. Sonra başına geçiyor motorun, çalıştırmak için volana doladığı ipi kuvvetlice çekiyor ve küfür işitmek istemeyen motor ilk denemede çalışıyor. O da sandalın kıçına oturup palamut oltasını başlıyor denize salmaya.

Yarım saat kadar böyle geziniyor umutla ama oltaya takılan bir şey yok. Yakınından sandalla geçmekte olan Öğretmen Ergün Bey sesleniyor ona; ‘Cemal Ağabey var mı balık, tuttun mu bir şeyler?’

Cemal Makaracı sinirle küfrü basıyor: ‘Kurumuş yahu deniz!. Yok!.. Hiçbir şey yok!”

Öğretmen Ergün Bey onun tepkisine gülümsüyor ve şans dileyerek ilerliyor.

Aradan geçen bir süre sonra yine karşılaşıyorlar Ergün Bey’le. Ama bu kez Cemal Makaracı motoru yavaşlatmış, tuttuğu palamutları oltadan ayıklamakla uğraşıyor.

Ergün Bey yine sesleniyor: ‘Cemal Ağabey Maşallah Maşallah, rast gele!’

Cemal Makaracı yine sinirle küfürler savuruyor: ‘Hepsi birden hücum ediyor, sanki yiyecekler oltayı yahu!’

O gün Cemal Makaracı gibi tüm balıkçılar da, yakaladıkları palamutlarla mutlu dönüyorlar kıyıya.

Sonbaharın sonlarına doğru deniz soğumaya, balıklar çekilmeye başlayınca Cemal Makaracı sandalını çarşı önünden evinin olduğu Harmason Mahallesi kıyısındaki, kendi elleriyle yaptığı kulübesine çekiyor. Artık sandal gelecek yaz sezonuna kadar burada kalacak.

Yıllar alıp başını gitmiş, yaşı ilerlemiş, işleri oldukça azalmış olan Cemal Makaracı aynı alışkanlıkla sabah erkenden dükkânına geliyor, eş dostla biraz laflayıp, oyalanmaya devam ediyor ama çoğu gün akşamı beklemeden kapatıyor dükkânını. Üzerinde ceketi, ellerini arkadan bağlamış, biraz kamburlamış gövdesiyle kıyıya yöneliyor sallana sallana. Oradan kıyı boyunca denizin kokusu, dalgaların sesiyle bir kilometre kadar yürüyerek  Harmason önlerine geliyor, kulübesine uğruyor önce, sandalını kontrol ediyor, sonra yolunu tutuyor evinin.

Bunu gücünün yettiği ve yürüyebildiği günlere kadar sürdürüyor. Gücü yetmez olup da evden çıkamaz olunca dükkanı boşaltılıyor, Almanya`dan dönen Oğlu Lütfi kullanmaya başlıyor sandalını, körüklü fotoğraf makinesi de torunlarına anı olarak kalıyor…

23 torun sahibi Cemal Makaracı, artık anılarda yaşıyor.

                                                     Muharrem Saka (Nisan 2026)

Etiketler