Özgür Topsakal MUHARREM SAKA’NIN ÇETO MUSTABEY’İ
Muharrem Saka‘nın yazısı, Karadeniz‘in Batı kıyılarının -özellikle Abana ve çevresi- doğal, kültürel ve insani dokusunu ustalıkla işliyor.
Kasım 2025 tarihli Abana Gazetesi‘nde yayımlanan yazı, hem coğrafi bir portre hem de nostaljik bir yaşam öyküsü çiziyor. Okuru rüzgârların fısıltısından, balıkçıların terine, çocukluk korkularından denizin öfkesine kadar bir duyusal yolculuğa çıkarıyor.
Edebi açıdan, metin geleneksel Karadeniz edebiyatının izlerini taşırken, tıpkı bir lodosun ani ısınması gibi, beklenmedik bir sıcaklıkla modern bir samimiyetle okuru sarıyor.
Yazının kalbi, Karadeniz‘in “orta yeri“nde atıyor. Bu, sadece coğrafi bir konum değil, aynı zamanda kültürel bir metafor. Saka, denizi bir karakter olarak canlandırıyor; sakin bir sevgiliyken aniden “öfkeden köpürmüş” bir canavara dönüşen, rüzgârlarla şekillenen bir varlık. Poyrazın soğuk nefesiyle balıkların kıyıya vurması (‘deniz balık atıyor’ deyişi), lodostan doğan deli dalgalar veya kıblenin aldatıcı ılımanlığı gibi unsurlar, doğanın öngörülemezliğini simgeliyor. Bu, Orhan Veli‘nin “Deniz ve Mehtap“ındaki naif lirizmden ziyade, Yaşar Kemal‘in İnce Memed serisindeki gibi toprağın (veya denizin) insan kaderini belirleyen epik bir güç olarak işleniyor.
İnsan öyküsü de, gemicilik geleneği üzerinden örülüyor. 1930’ların yelkenli gemilerinden Osmanlı Arşivleri’ne uzanan tarihsel katmanlar, Abana‘nın “denizci halk” kimliğini somutlaştırıyor.
Erkeklerin ekmeğini denizden çıkarması, limansız kıyılarda gemileri karaya çekme ritüeli, fırtınalarda elbirliğiyle sandalları kurtarma sahneleri… Bunlar, sadece folklorik detaylar değil dayanışmanın ve hayatta kalma iradesinin edebi bir yansıması.
Saka, bu unsurları, Sabahattin Ali‘nin Kuyucaklı Yusuf’undaki gibi, bireysel trajediyi toplumsal belleğe dönüştürerek işliyor. Örneğin, buz gibi kış günlerinde bellerine kadar denize giren gemicilerin “nefesini tutmuş” bekleyişi, okura fiziksel bir gerilim hissettiriyor.
Yazının zirvesi, “Çeto Mustabey” figüründe düğümleniyor. Bu kambur, tek gözü “kan kırmızısı” balıkçı, çocukluk korkularının somutlaşmış hali, sert, asık suratlı, küfürbaz bir adam. Ancak hikâye, onun çocukları sandala alıp balık tutturmasıyla ters köşe yapıyor. “Kötü insan değilmiş, çocukları çok seviyormuş” keşfi, okuru duygusal bir katarsise sürüklüyor. Bu, klasik bir “görünenin ötesi” motifi, Dostoyevski‘nin “Yeraltından Notlar’ındaki gibi, dış kabuğun altında yatan şefkat.
Son sahnede, barbunya avı sırasında güneşin batışı, üşüme ve “Siye… siye!” komutları, metni yarım bıraksa da (muhtemelen devamı var), bir masalın girişi gibi asılı kalıyor. Okur, denizin karanlığına doğru sürükleniyor.
Saka‘nın dili, Karadeniz‘in dalgaları gibi akıcı ve ritmik. Kısa, vurucu cümleler (Bir başkadır bizim bölgemiz!) ile uzun, betimleyici pasajlar (rüzgârın yönüne, dalgaların kuvvetine göre bir bakarsınız kumsal bir kıyı oluşmuş) arasında geçişler, metne müzikal bir akış katıyor. Yöresel deyişler “deniz balık atıyor“, “Şakanın sonu döğüş, kıblenin sonu yağış!” ve kelimeler (siye, dışarı rüzgârı) zenginlik katıyor. Bu, halk edebiyatının gücünü çağrıştırıyor, tıpkı Âşık Veysel‘in sazındaki gibi. Anlatım birinci şahıstan (yazarın çocukluk anıları) üçüncü şahsa kayıyor, bu da otobiyografik samimiyeti evrensel bir hikâyeye dönüştürüyor.
Betimlemeler ise tam bir duyusal şölen. Denizin “homurdanır durur” sesi, balık kokusu, rüzgârın serinliği… Bunlar, okuru fiziksel olarak “içeriye” çekiyor. Ancak üslup yer yer gazetecilik izlerini taşıyor. Tarihsel veriler (Osmanlı arşivleri) ve belgesel atıflar (Hayati Tahsin Yılmaz), edebi akışı hafifletiyor. Bu, bir roman değil deneme olduğu için affedilebilir; yine de, daha az “bilgi” ve daha çok “imge” ile şiirsellik artabilirdi.
Saka, Abana‘yı bir “yer”den öte, canlı bir organizma yapıyor. Okur, kumsalda çakıl dizen dalgaları duyumsuyor. Çocukluk perspektifi, masumiyetle korkuyu harmanlayarak duygusal derinlik katıyor. Çeto Mustabey‘in dönüşümü, empatiyi tetikliyor.
Sonuç olarak, “Karadeniz’in Orta Yerinde Çeto Mustabey!”, Karadeniz edebiyatına mütevazı ve dokunaklı bir katkı. Doğa, insan uyumunun kırılganlığını, halk belleğinin sıcaklığını yansıtan bir yazı. Saka, denizin “çeşit”liliğini bir avantaja dönüştürerek, okura şunu fısıldatıyor : Hayat, tıpkı Karadeniz gibi öngörülemez dalgalarla güzel. Bu yazı, bir gazete köşesinden taşarak, antolojiye layık bir parça olabilir, yeter ki, Çeto Mustabey‘in hikâyesi tamamlansın.
Kalemine sağlık Muharrem Saka, keyifle okudum.
